“Allah'a (yaklaşmaya) vesîle arayın”

S.A. Hocam, size bır sorum olacak. Bir tarikate neden bağlanmalıyız? Ayet ve hadisle cevaplarsanz, geniş bır sekilde, çok makbule geçer. Tuglin Atar - Facebook

Bizleri meccânen yaratıp meccânen rızıklandıran, keza meccânen mağfiretini, meccânen de Cemâliyle şereflendirmesini dilediğimiz Yüce Mevlâ’mız, kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de, bütün mü’minlere hitâben şöyle buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, ona (yaklaşmaya) vesîle arayın ve onun yolunda (zâhirî ve bâtınî düşmanlarla) mücâhede edin ki, felâha erebilesiniz.”[Mâide sûresi, 5/35; Hâzin, Mecmûatün mine’t-Tefâsîr, Hâşiye, 2, 278]

Lisânımızda “vesîle”; yol, vâsıta, sebep mânâlarını ifade etmektedir. Binâenaleyh, kendisi ile arzu edilen bir maksada-gâyeye ulaşılan her şeye vesîle denildiği gibi, –bundan müsteâr olarak– gerek günahların terkinden ve gerekse işlenen ibâdet ve tâatlardan kendisiyle Allâh’a tevessül olunan her şeye de vesîle denir.

Bu âyet-i kerîmede geçen vesîle, tefsirlerde çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Bunlar içerisinde “mürşid-i kâmil”e ve “râbıta-i şerife”ye de işâret edenler olmuştur.

Âyet-i celîlede açıkça görülüyor ki; Rabb’imiz (c.c.) mü’minlere, Zât-ı ulûhiyetine yaklaştıracak “vesîle”yi arayıp bulmalarını emrediyor. Yine erbâbınca mâlumdur ki, mü’mini Allâh’a (c.c.) götüren yolların en üstünü, en kısa ve kestirme olanı da, tasavvufta râbıta yoludur. O da, kâmil ve mükemmil[1] bir mürşide mürâcaat edip, mâneviyat yolunda onun rehberliğini kabul etmekle mümkündür.

Mürşid, irşâd eden, gafletten uyaran, doğru yolu gösteren, kılavuz mânâsınadır. Tasavvufta tarîkat pîri, şeyhi demektir. Mürşidlik, Allâh’ın nûrunu, insanların kalblerine aşılamak, onları hak yolun yolcusu yapmak, kötü ve çirkin hareketlerden muhâfaza etmektir. Mürşidin gerçek kerâmeti ise, ümmet-i Muhammed’e hidâyet yolunu göstermektir.

***

Görüldüğü üzere yukardaki ayet-i celile bize, Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) "Âlimler peygamberlerin vârisleridir" [Buhârî, Sahih, İlim, 10; Ebû Dâvud, Sünen, İlim, 1; İbn Mâce, Sünen, Mukaddime, 17] diye tavsif buyurduğu hakikat âlimlerini, mürşid-i kâmil ve mükemmilleri arayıp bulup onları vesile edinmemizi emrediyor. Bundan daha açık nasıl bir beyan olabilir?

Ayrıca burada zikredemediğimiz daha başka nice ayetler ve hadisler de var elbette… İşaretiyle, delâletiyle, iktizasıyla bize bunu hatırlatmaktadır. Bir nevi tasavvufa/tarikata girmeyi teşvik etmektedir. Bu alanda yazılmış eserler tedkik edilebilir. Bununla birlikte isterseniz bazıların bazılarını zikredelim.

Bakınız bu âyetlerden daha kuvvetli nasıl bir delil olabilir?

1. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Bir de sâdıklarla beraber olun.”[2]

2. “Rüku‘ edenlerle berâber rüku‘ edin.”[3]

3. “Her kim Allâh’a ve Resûlü’ne itâat ederse; işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmetler verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraber olurlar; bunlar ise ne güzel arkadaştır!”[4]

4. “Ona (yani Allah’a yaklaşma hususunda) vesîle arayın.”[5]

5. “Eğer Rabb’inin burhânını (delîlini) görmemiş olsaydı...”[6]

Ancak akla şöyle bir soru gelebilir:

Bu âyet-i celîlelerin her birinin sebeb-i nüzûlleri (iniş sebepleri) değişiktir... Zâhirî delâletleri başka başkadır. Bu münâsebetle tasavvufa-tarikate-mürşide hangi yönden, nasıl delil olabilir?

Buna cevâben deriz ki:

Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde, zâhirî-bâtınî her ahkâmın zâhirî delilleri mevcut olsa, zâhirî hükümlerin istinbâtı (ortaya konulması) için zâhir ilimlerde müctehid olanlara; bâtınî ahkâmın istinbâtı için de, bâtın ilminde müctehid ve turuk-ı aliyye ashâbına (yüce tarîkatlere mensub olan Allah dostlarına) hiçbir ihtiyaç kalmazdı. Herkes kendi çıkarttığı hükümlerle amel ederdi. Halbuki bakınız, müfessirlerin kıdvesi (kendisine uyudukları) Allâme Beyzâvî (beyyezallâhü vechehü’n-nûrânî) hazretleri, Bakara sûresinin tefsirinde, “O (öyle bir lûtuf ve ihsânı bol Rabb) ki, yeryüzünü sizin (ikâmet ve istirahatiniz) için bir döşek, semâyı da (yüksek kubbe gibi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allâh’a şirk koşmayın”[7] âyet-i kerimesinin zâhirî mânâsını tefsir ettikten sonra, İbn-i Abbas’tan (r.anhümâ) ve başkalarından rivâyetlerde bulunarak şöyle demiştir:

“Kur’ân-ı Kerîm’in her âyetinin zâhirî tefsiri olduğu gibi, mutlaka bâtınî te’vili de vardır.”

Madem ki öyledir, yâni her âyetin bâtınî te’vili vardır; öyleyse yukarıda geçen âyetlerin her biri, tasavvufun/tarikatın mevcut olduğunun en kuvvetli delilleridir. Ve yine hadis kitaplarından Ekmelüddîn’in Şerhu Meşârik’ında, İbn-i Hacer’in Şerhu Şemâil’inde ve diğer mûteber kitaplarda, tarikate sülûk ile alâkalı geniş açıklamalar vardır. Fakat oralardaki açıklamaları, bu cevabi yazıya aktarmamız imkânsız; zaman ve zemin müsait değil... Arzu edenler oralardan okusun.

***

Okumak için mutlaka bir hocaya muhtacız

Okumak için bir hocaya ihtiyaç olduğu gibi, mânevî terbiye için de kâmil ve mükemmil bir mürşide ihtiyaç vardır... Allah Teâlâ’ya yaklaşmada en güzel “vesîle” onlardır. Bu itibarla, Allah yolunda yürüyüp mesafe almak isteyen hiçbir mü’min, kendisini bu ihtiyaçtan müstağni addedemez, buna ihtiyacım yok diyemez. Bakınız, bu hususu şâir ne güzel ifade etmiş:

Deme aşk içre bana kim ola reh-yâb-ı tarîk...
Gir hemân sen yola, Allâhü veliyyü’t-tevfik.[8]

Ne var ki, her şeyin olduğu gibi, tarikatin de inkârcıları, kabul etmeyip karşı çıkanları hep olagelmiştir. Bunlar, dînin hakîkat ve mâhiyetini bilmeyen cemiyetlere musallat olmuşlar; bir takım bid‘at ve dalâletleri yaymaya çalışmışlardır.

Kezâ, günümüzde de belli alan ve çevrelerde faâliyetlerine devam etmektedirler ve bu hususta, bilhassa tarikat ve tasavvuf erbâbını hedef almışlardır. İşin farkında olmayan bazı insanlar da, bu bid‘at ve dalâlet ehlinin yalan ve iftiralarına –maalesef– âlet olmuşlar; ebedî hayatlarının hüsranla netîcelenmesine yol açacak tavır ve hareketlerin içinde yer alma gafletini göstermişlerdir!

***

S o n u ç :

“Tarîkat” nedir ve buna ihtiyaç nasıldır?

Tarîkat, lûgat itibariyle yol demektir.

Tasavvuf lisânında ise meslek, evrâd, ezkâr ve mânevî bakımdan Hakk’a ermek için intisab edilen ve tâkib olunan yol mânâsında kullanılır.

Seyyid Şerif Cürcânî’nin (k.s.) târifi ile tarîkat; menzilleri (mânevî yoldaki konak yerlerini) geçip mesâfe alabilmek ve yüce makamlarda terakkî edebilmekten (yükselip ilerlemekten) ibârettir ki, bu da Allah Teâlâ’nın yoluna sâlik olanlara (girenlere) mahsus bir sîret, yani hâl-tavır-ahlâk ve gidiştir.[9]

Tarîkat; insanın, “İlâhî ahlâk ile ahlâklanınız” hadis-i kudsisi gereğince ahlâklanmayı öğrenip, hâl olarak yaşayabilmesi ve nihâyet Allâh’ın rızâsını tahsil edebilmesi için, bir mürşid-i kâmil ve mükemmilin terbiyesinden istifâde ve istifâza (faydalanma ve feyizlenme-bereketlenme) maksadiyle tâkip ettiği yoldur, usûldür.

Sünnî tarîkatler asıl itibariyle, zikr-i cehrî ve zikr-i hafî yolu olmak üzere iki kola ayrılırlar… Cehrî zikre ait yolun reisi Hz. Ali, hafî zikre dair yolun reisi de Hz. Ebu Bekir’dir. (r.anhuma). Bu iki mübarek yolda yürüyüp bunların usûlüne göre hareket eden bazı büyük zatlara izafeten anılan ve bu iki yolun şubeleri durumunda olan yollar ve manevi kollar vardır. Bu tarîkatlerden bazılarının isimlerini şöyle sıralayabiliriz:

Nakşibendiye, Kadiriye, Rifâiyye, Yeseviye, Kübreviye, Mevleviye, Halvetiye, Şâzeliye...
Zamanla bunların şûbe ve kolları da teşekkül etmiştir. Tarîkatler arasında ortak esaslar bulunduğu gibi, farklı yönler de vardır. Dileyen herkes kendi hilkatine-fıtratına, kendi meşrebine, ruh yapısına ve mânevî zevkine göre bir yol tutar.[9]

***

Dilerseniz son sözü hicrî ikinci bin yılın müceddidi, Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye-i Müceddidîn kolunun 23’üncü halkasını teşkil eden İmam-ı Rabbani ahmed Farukî es-Serhendî (k.s.) hazretlerine bırakalım.

“Ey saadete ulaşan kişi!

Size ve bize lazım olan şey;

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerinin, Kitap ve Sünnet’i gereği gibi anladıktan sonra onlardan çıkardıkları usûl doğrultusunda Kitap ve Sünnet’in icap ettirdiği şekilde akîdeyi (itikad edilmesi, inanılması gereken esasları) düzeltmektir. Çünkü bizim anlayışımız ve sizin anlayışınız, bu büyüklerin anlayışlarına uymuyorsa, bir itibarı yoktur. Görmüyor musun,
bütün bid’atçi ve sapıklar bâtıl/bozuk hükümlerini Kur’ıan ve Sünnet’ten aldıklarını ve bu iki kaynaktan anladıklarını iddia etmektedir. Halbuki bu, haktan yana hiçbir mana ifade etmez.

Sonra ikinci olarak helâl-haram, farz-vacip gibi şer’î hükümleri bilmek…

Üçüncü olarak bu bilgiyle amel etmek…

Dördüncü olarak da, sûfiyye-i kirama (kıymetli maneviyat büyüklerine ki, kaddesallahu esrarahum) mahsus olan tasfiye ve tezkiye yoluna sülûk etmektir.

İtikadı düzeltmedikçe şer’i hükümleri bilmenin faydası yoktur. Bu ikisi (yani itikadı düzeltme ve şer’i hükümleri bilme) gerçekleşmedikçe, amelin de hiçbir manası olmaz. Bu üçüne ulaşılmadıkça da, tasfiye ve tezkiyeyi elde etmek muhâldir (tarikat usûlünden istfade imkânsızdır). “[10]

***

DİPNOTLAR

1. Bazı te’lif ve terceme eserlerde yazıldığı gibi “mükemmel” değil, doğrusu “mükemmil”dir. Zira mürşidin sadece kâmil olması yani kendisinin olgunlaşıp mükemmel hâle gelmesi kâfi gelmez; ayrıca mükemmil de olması lâzımdır ki başkalarını da tekemmül ettirebilsin, kemâle erdirip mükemmelleştirebilsin.

2. Tevbe sûresi, 9/119. “Sâdıklar, Allâh’a vuslat yolunu gösteren mürşidlerdir. Sâlik; onların ahbâbı ve kapılarının eşiğinde hâdimleri olduğu zaman, bu mürşidlerin muhabbet, terbiye ve velâyet kuvvetleri ile mâsivâyı terk ederek ‘seyr-i ilallâh’ mertebelerine ulaşır.” (Bursevî, İsmail Hakkı, a.g.e., 3, 532). Ubeydullah Ahrâr k.s., “Sâdıklarla beraber olmak, sîreten ve sûreten onlarla bulunmak mânâsınadır. Bu mânevî beraberlik ise, râbıtadır” buyururlar. Sâfî Mevlânâ Ali b. Hüseyin (k.s.) de Reşahât Aynü’l-Hayât’ta (s. 273-274) şu açıklamalarda bulunuyor: “Sâdıklar ile olmanın iki mânâsı vardır: Biri zâhir bakımından, öbürü de mânâ bakımından onlarla beraber olmaktır. Birincisi sâdıklarla düşüp kalkmayı, ikincisi de o tâifeye gönül verip onların üstünlüğünü kabul etmeyi ve izlerinden gitmeyi gerektirir. Birincisinde ülfetin yalnız sûreti, ikincisinde hem sûreti hem de rûhu vardır. Sâdıklar şu kimselerdir ki, mâsivâ onların gözünden silinmiştir. İnsanoğlunda, temas ettiği şahıstan tam mânâsıyla müteessir olma kabiliyeti bulunduğu için, sâdıklarla düşüp kalkmakta birinci derecede ehliyetlidir, yani bu işe en ehil ve en liyâkatli varlık insandır.”

3. Bakara sûresi, 2/43. “İnkisâr-i kalb ve nefy-i vücutta, Allah Teâlâ’ya vuslat için bezl-i vücût eden münkesirîne iktidâ ediniz.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, Te’vilât-ı Necmiye’den naklen, a.g.e., 1, 122) Yani, enâniyetten kurtulup bir hiç olduğumuzun idrâkine varabilmek, kalbi kırık ve mütevâzî bir insan olabilmek için, olanca varlığını-benliğini Allâh’a vuslat yolunda bezletmiş, saçıp-serpip ortaya koymuş olan mürşid-i kâmil ve mükemmillere uyunuz, demek istiyor.

4. Nisâ sûresi, 4/69. “Burada; Allah indindeki en yüksek derecelere ve ona en yakın olan kullara arkadaşlık va‘dedilmesi cihetiyle mü’minleri; Allâh’a, Resûlü’ne ve onun vârislerine itâat ve ittibâa, her hususta onlara uymaya teşvik vardır.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, a.g.e., 2/234.)

5. Mâide sûresi, 5/35. “Te’vîlât-ı Necmiye’de denildi ki: Şüphesiz bu âyet-i kerime, vesîleyi talep emrini açıklıyor. Vesîle elbette ki lâzımdır; çünkü vusûl, ancak vesîle ile hâsıl olur. Vesîle ise, hakikat âlimleri ve tarîkat şeyhleridir.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, a.g.e., 2, 388.)

6. Kurân-ı Kerim, Yûsuf sûresi, 12/24. İbn-i Abbâs’ın (r.anhümâ) beyânına göre; Hz. Yûsuf’un gördüğü ‘burhân-delil’, babasının hayâlini müşâhede etmesidir. Hz. Yâkub’u görünce, menfî duygular kendisinden silinmiştir. (Davudoğlu, Ahmed, Kur’ân-ı Kerim ve İzahlı meâli, Çile Yayınevi, İst. 1988) Görüldüğü üzere bu anlatılan husus da, râbıta-i şerifeden başka bir şey değildir.

7. Kur’ân-ı Kerim, Bakara sûresi, 2/22.

8. Aynî, M. A., İslam Tasavvuf Tarihi, İstanbul 1985, s. 91, 2 nolu dipnot. Açıklama: Reh-yâb: yol gösteren, kılavuz; veliyyü’t-tevfîk: muvaffak kılan, başarıya ulaştıran dost ve sâhip. Hâsılı, demek istiyor ki şâir: “Bana aşk içinde yol gösteren kim olacak deme! Sen hemen yola gir, muvaffâkiyeti ihsan eden dost ve sâhip Allah’tır.”

[9] Kitâbü’t-Târîfât, Es‘âd Efendi Matbaası, İstanbul,1300, s. 94.

[10] el-Mektûbat, 1, 157; Tasfiye: Kalbi saflaştırma, arındırma, pâk ve temiz hâle getirme... Tezkiye de; Nefsi arındırma, temizleme demektir.

tezkiye, İhlâs, “Allah'a (yaklaşmaya) vesîle arayın”, tarikat, tasavvuf, lüzumu, itikad, amel, tasfiye, arındırma, temizleme,

Yorumlar (0)
Yorumlarınızı asagidan yazabilirsiniz. Yeni soru sormak icin ise buraya tikla


Son bakılanlar

İftar Vakitleri: İstanbul | Ankara | İzmir | Bursa | Konya | Köln | Londra

JOHOR KEDAH KELANTAN KUALA LUMPUR LABUAN MELAKA NEGERI SEMBILAN PAHANG PERAK PERLIS PULAU PINANG PUTRAJAYA SABAH SARAWAK SELANGOR TERENGGANU